Köşe Yazıları

Ayşe Böhürler

Ayşe Böhürler

Siyaset Felsefesinde Kriz…

Kierkegaard, felsefe tarihinin soyut mantıksal kurgularla geliştiğini ve bu nedenle bireyi, bireyin gerçek yaşamını gözden kaçırdığını düşünür. Ona göre varoluş, somut ve öznel insanın yaşamıdır. Bu nedenle felsefe somut düşünmeye, yani varoluşa yönelmelidir. Siyaset felsefesi de bundan hariç düşünülemez. Bugün var olana yönelen bir siyaset felsefesi var mı? Doğu ve Batı birçok yön hesaba katıldığında ortada evet budur diyeceğim bir cevap göremiyorum. Elbette burada aydınlara büyük iş düşüyor.

Geçen hafta siyaset felsefesinin yokluğunun çağın önemli eksikliklerinden birisi olduğunu yazmıştım. Bu yoksunluk siyaset üzerine düşünmeye mani oluyor. Geçen yüzyılın aydınları sanatçıları “maddi çıkarlar, aydınlanma ve kadim değerler” arasında kalmıştı. Ancak belirsizlik çağında parametreler adeta çillendi. Bu yüzyılda neredeyse en önemli hedef ayağını bulunduğun yere sağlam basmak haline geldi. Coğrafi sınırların ötesinde istilalardan söz ediliyor, ulus devletler teknoloji imparatorluklarını hatta sosyal medya uygulamalarını güvenlik tehdidi olarak algılıyor. Fikir Turu sitesinde Doç. Dr. Çiğdem Bozdağ’ın Tekno Ulusalcılık ve Sosyal Medya- Tik Tok Örneği yazısını tavsiye ederim.

Yine aynı sitede Amerikalı jeopolitik uzmanı Robert Kaplan’ın birçok makalesinde yer alan İmparatorluk kavramına ilişkin görüşlerini anlatan bir makaleyi de tavsiye ederim. Kaplan, imparatorlukların günümüz devlet sistemlerinden daha barışçıl ve istikrarlı bir yönetim modeli sunduğunu savunuyor. “Büyük Güç Çatışması” çağına girerken emperyalizmin perde arkasında pusuda beklediğinden, liberal emperyal düzenin “imparatorluk siyasal sistemlerinden daha acımasız olduğundan” ve bugünün dünyasında “imparatorluk” kavramının geri dönüşünden bahsediyor… Trump’ın da liberal uluslar arası emperyal güce savaş açtığını söylüyor. “ABD ve Çin tam anlamıyla küresel hakimiyet için rekabet ediyor ve Rusya da pek geride sayılmaz. 5G ağları üzerindeki rekabet nedeniyle haritadaki hemen her ülke oyunun içinde. Bu bağlamda gerçekten Soğuk Savaş gibi. Hatırlayın, Soğuk Savaş’ın ortasında İngiliz ve Fransız imparatorlukları çöktüğünde ABD ile SSCB arasındaki rekabet, Avrupa’nın ötesine geçip -Afrika ve Asya’da yeni bağımsızlığını kazanan sömürgelerin kapanın elinde kaldığı bir ortamda- hızla küresel alana yayıldı. İngiliz ve Fransızların giriştiği emperyal rekabet türü, ABD ve SSCB’nin dâhil olduğu bir başkasıyla yer değiştirdi. Elbette, resmî sömürgeler artık geçmişe mahsustu ve bu da muhtemelen insanlığın ahlaki gelişiminden ziyade artık iktisadi bir anlam taşımadıkları içindi.”

Kaplan, ABD’yi de SSCB’yi de -Çin’den farklı olarak- misyoner güçler olarak görüyor; zira “her ikisi de kendi değer sistemini dünyaya dayatmaya ve tarihin gerçekte kimin tarafında olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Yeni pazarlar ve iktisadi sömürü arayan -ve hedef ülkelerin siyasi sistemlerine kayıtsız kalan- Çin, aslında emperyalizmi klasik, misyonerlik öncesi köklerine geri döndürdü.” Dikkat çekici bir yazı, özellikle siyaset felsefesiyle ilgilenenlere tavsiye ederim. 

PEKİ YA MARKSİZM!

Endüstri ve İmparatorluk adlı metni çerçevesinde Hobsbawn ise bu konuya farklı yorum getirenlerden. İngiliz Marksist Tarih Araştırmacılar Derneği’nin bir üyesi olan tarihçi Hobsbawm  bugün hayatta olmasa da fikirleriyle yeni bir siyaset felsefesine yol gösterenlerden. Yeni sol hareketler üzerine The Guardian’a verdiği röportajın Türkçe çevirisi de yayınlanmıştı. Avrupa merkezli bir anlatı sunan Hobsbawm’ın eserlerinin Devrim Çağı 1789-1848, Sermaye Çağı 1848-1875 ve İmparatorluk Çağı 1875- 1914 ciltleri 19. Yüzyıl ’a, Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991 Aşırılıklar Çağı cildi ise 20. Yüzyıl’a odaklanmıştı. Marks’ın 1848’den bakarak modern dünyayı herkesten daha fazla öngördüğünü” söyleyen tarihçi, Marks’ı bugün küreselleşme karşıtı eylemlerde öne geçiren şeyin bu öngörüsü olduğunu söylüyor: “Marx’ı bugünde yaşatan şeyin küreselleşmeyi, zevkleri ve her şeyi de kapsayan evrensel bir küreselleşmeyi öngörmüş olduğu gerçeği olduğunu düşünüyorum. Ama daha akıllı olanların aynı zamanda krizin ortaya çıkışını içeren bir teoriyi de gördüklerini sanıyorum. “ Hobsbawm 21. Yüzyıl’da krize düşen ideolojilerin sadece liberalizm ya da kapitalizmin olmadığını Marksist düşüncenin de zaman zaman kardan pay etmek amacı ile sisteme ayak uydurma yanlışlarına düştüğünü söylüyor ve şöyle diyordu:

“Yeni küresel ekonomideki yeni durum sadece Marksizm-Leninizm’i öldürmedi,  sosyal demokrat reformculuğu da öldürdü. Sosyal demokrasi, işçi sınıflarının kendi ulusal devletlerine uyguladıkları baskının sonucuydu. Ama küreselleşme ile birlikte devletlerin bu baskıya karşılık verme kapasitesi belirgin bir şekilde daraldı.  Ve bu yüzden sol geri adım attı: Bakın; kapitalistler bu işi iyi kıvırıyorlar, yapmamız gereken  onları yapabildikleri kadar kar yapmak için serbest bırakmak ve bundan payımızı almak. Bu pay refah devletleri şekline büründüğü sürece bu yaklaşım iş görüyordu ama 1970’lerden başlayarak işe yaramaz oldu ve bundan sonra iş Blair ve Brown’ın da yaptığına kaldı: Kapitalistleri mümkün olduğunca fazla para kazanmaları için serbest bırakmak ceplerine ne kadar para koyarlarsa bunun o kadar halkın hayrına olacağını umut etmek…” 

İşçi haklarının post-endüstriyel toplumlardaki yeri, günlük çalışma saatleri, emek kavramı aidiyet duygusu, sanat ve toplumla kurulan bağlar, infaz kültürü, küresel ile yerelin sınırları… İnsan ile makinenin sınırları derken önümüzde kuralsızlığa doğru tufan gibi bir gelecek uzanıyor.

Bir tufan geldimi  sağ sol farketmez herkesi siler götürür. Buna karşı durmak için ille de sağlam bir dayanak ve felsefe herkese lazım. Ancak bu tufana karşı en hazırlıklı olması gereken kesim olarak gördüğüm muhafazakarların yaklaşmakta olanı idrak etmeye çalışıp onu karşılayacak değerlerle yeni bir siyaset felsefesi üzerine kafa yormak yerine, güncel ve kolay tüketilebilir olanın, popülizmin tuzağına düştüklerini görüyorum. İmparatorluklardan sosyal devlete, teknoloji şirketlerine, finans kapitalizme, lanetlilere, ezilenlere, mağrurlara, imparatorlara, sermayeye, insan haklarına, eşitsizliklere, devletlere, örgütlere, finansal kuruluşlara, kült organizasyonlara, eğitime dair yeni bir bakış ve söyleme ihtiyaç var. Akan suya kapılan kapılır ama aklıselim bir kısım insanın kenarda durup yeni bir siyaset felsefesinin üretimine katkı sağlaması gerektiğine inanıyorum. Hem de çok hızla. Batı da bunu yapan düşünürler var. İş işten geçtikten sonra ah-lanmanın kimseye faydası yok.

DÜŞÜNCE DÜNYASINI ANLAMAK İÇİN PORTRE ÇALIŞMAK

Türk edebiyatında portre çalışan isimlerin sayısı bir elin parmak sayısını geçmiyor. Bunlardan birisi de Kurtuluş Kayalı. Temel ilgi alanı Türk kültürü olan Kayalı’nın “Türk Kültür Dünyası’ndan Portreler, Ordu ve Siyaset( 27 Mayıs-12 Mart) . Türk Düşünce Dünyasında Yol izleri, Türk Düşünce Dünyasının Bunalımı” kitabı İletişim Yayınları’ndan çıkan eserler arasında yer alıyor. Metin Erksan’dan Bülent Ecevit’e Hilmi Ziya Ülken’den, Behice Boran’a, Niyazi Berkes’e bir çok aydın yazar yer alıyor. Türk düşünce dünyası üzerinde iz bırakmış ya da bırakamamış portreler, aydın sorunları üzerine analizler, kişisel özellikler, dönem atmosferi derken Türk düşünce dünyasında portreler çalışan önemli isimlerden birisi Kurtuluş Kayalı… Dönemin temel özelliklerini baz alarak aydının hikayesini bize aktarıyor. Öncelikle Kemal Tahir ile yakınlığı ve ona dair çalışmalarıyla kıymetli birisim olarak not düşmek istedim.