tarafından aysebohurler | Haziran 7, 2024 | Köşe Yazıları
Eflatun “Konuşma aklını kullanma sanatıdır.” diyor. Her konuda her yerde pek çok itiraz dinliyor okuyoruz. Bunların büyük bölümü konuyla ilgili bir cümleyle başlıyor ardından taa Aristo’dan beri Safsata Kılavuzu’nda tanımlanan örneklerden birine dönüşüveriyor. En çok kullanılan da “argumentum ad hominem”, bir argümanı ya da hükmü, delillerle değil, hükmü ya da argümanı ileri süreni karalamak suretiyle çürütmeye kalkışmak anlamındadır ve mantık ilminde safsataya girer.
AB’YE GİREBİLİR MİYDİK?
Bu tartışma hiç bitmiyor. Niye almıyorlar sorusuna cevaplar çeşitli. Çoğunluk suçu Türkiye’de buluyor. Öyleydi böyleydi derken işin faturası her seferinde anlamsız yere Türkiye’ye çıkıyor. Türkiye’nin bu konuda gösterdiği gayret yok sayılıyor.
Bugünlerde Avrupa Parlamentosu seçimleri var. 400 milyon insan seçimlerde oy kullanacak. Nüfusa göre en büyük ülke Almanya 83 milyon ile en kalabalık AB ülkesi. Onu 64 milyon ile Fransa takip ediyor. Geri kalan ülkeler İtalya, İspanya ve diğerleri. Türkiye eğer Avrupa Birliği’ne alınmış olsaydı 85 milyon nüfusuyla Avrupa Parlamentosu’na en fazla temsilci gönderecek ülke olacaktı. Belki de bu nedenle 2005 yılından itibaren her ülke Türkiye’yi Avrupa’ya almayacaklarını art arda sürekli açıkladı. Türkiye düşmanlaştırıldı ki bu Avrupa’da aşırı sağ partiler iktidar veya iktidar ortağı olmadan önceydi. Hal böyle iken Türkiye’ye Avrupa kapılarını kapatan Batı’nın tutumu görülmeden sorunun odağı olarak Türkiye’nin görülmesini içselleştiren yerli siyasetçilerimize her seferinde hayretle bakıyorum.
YENİLGİDEN SONRA
Cambridge Üniversitesi Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi olan Prof. Ayşe Zarakol’un kitabı aldığı ödül ile dikkatimi çekmişti. Yenilgiden Sonra başlığı altında ‘Doğu Batı ile Yaşamayı Nasıl Öğrendi’ sorusunu kitabın kapağına taşıyan Zarakol’un kitabı klişelere takılmadan son derece mesafeli bir noktadan Batı’nın Batı dışı toplumları damgalayan-lekeleyen bakışına ışık tutuyor.
Ayşe Zarakol diyor ki: “Batılı olmayanların uluslararası sisteme dahil edilme tarzının yol açtığı tedirginlikleri ve bu tedirginliklerin dünya siyasetinin temel dinamiklerini nasıl biçimlendirdiğini araştırdım. Batı’yı saplantı haline getiren ülkelerden yola çıktım. Rusya, Japonya ve Türkiye örneklerinde kendini hakir görme Batıyı yüceltme davranışlarında gördüğüm benzerlikler bu konuyu ele almama sebep oldu. Bu üç ülke de Batı tarafından mağlup edilmiş imparatorlukları bitirilmişti.
Sekiz yıllık çalışmanın ürünü olarak Yenilgiden Sonra / Doğu Batı ile Yaşamayı Nasıl Öğrendi kitabı Cambridge yayınlarından (After Defeat: How The East Learned to Live With The West) 2010’da çıkıyor.
“Türkiye hakkında bir kitap yazmaktan ziyade Amerika’da o zamanlar hâkim olan uluslararası ilişkiler teorilerine eleştirel bir bakış açısı getirebilmek, Türkiye, Japonya, Rusya örneklerini beraber değerlendirerek, gözden kaçırdıkları bazı dinamiklerin aslında dünya siyaseti için ne kadar önemli olduğunu inkâr edilemeyecek şekilde göstermek istedim. Mevcut hâkim görüş; ‘Bir ülkenin dış politikasını tamamen askeri ve ekonomik gücü belirler, diğer faktörler önemsizdir.’ Benim amacım askeri ve ekonomik gücü yadsımak değil ama dış politikayı belirleyen başka önemli şeyler de olduğunu göstermekti.”
Yazar bu kitabın devamında “Dünya Siyasetinde Hiyerarşiler” kitabına da imza attı. Diyor ki; “Eğer sadece ekonomik güç ya da askeri güç önemli derseniz Batı-Doğu ayrımının dünya siyasetinde niye önemli olduğunu anlayamazsınız.”
LEKELİ OLMA PSİKOLOJİSİYLE BÜYÜYENLER
Ayşe Zarakol kitabı çalışırken iki teoriden destek alıyor. Birincisi Erving Goffman’ın “stigma” yani damga ya da leke teorisi: Damgalı bir bireyin toplumsal kimliğinin lekelenmiş yönlerinin hem onunla ilişkide bulunan kişilerde hem de damgalı bireyin bizatihi kendisinde oluşturduğu etkilerin uluslararası ilişkilere yansıması. Mesela diyor ki “Dış politikamız 19. ve 20. yüzyılın lekelerini taşıyor hâlâ, Batılı olmayan ülkelere ağabeylik taslıyor, yükselen güçleri küçümsüyor, hesaba katmıyoruz.”
İkincisi de Norbert Elias’ın kuramı “yerleşikler – dışarıdakiler.” “Elias’a göre bir toplumda ilk yerleşik olmak, yerleşiklik hissine sahip olmak kural koyuculuk açısından maddi faktöre göre daha belirleyicidir. Yerleşikliğin verdiği ortak kültür ve uyumluluk, eski mahallede oturanların yeni gelenleri kolayca dışlamasına ve bu dışlamayı makul göstermek için çeşitli leke yaftaları yaratmasına imkân tanımıştı. Yeni gelenler bu yaftalarla kolayca baş edemiyorlardı. Çünkü henüz ortak bir cephe oluşturamamışlardı.
Bu dinamik modern uluslararası sistemin temelinde de var. Avrupalı olmayan birçok öge sadece Avrupalı olmadığı için yaftalandı. İşin tuhafı o ülkelerdeki elitler bu yaftalanmayı içselleştirdi…”
Mevcut Batı merkezli uluslararası sistemin dünyayı kendi hiyerarşisiyle sınıflandırmasına karşı akademiden çıkan eleştirel bir ses olarak Ayşe Zarakol’un çalışmasını önemli buldum. Hele de İsrail-Gazze meselesinde bir kez daha kendini gösteren bu Batı dışı toplumları insan yerine dahi koymayan yaklaşımlar sergilenirken.
SİYASETÇİ HAZIR CEVAPLIĞI…
Tarihi hatıratları okumayı seviyorum. Bir hatıratta rastladığım Demirel’in Aliyev’le yaşadığı olayın bir benzerini Avrupa Parlamentosu seçimlerine hazırlanan İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’den duydum. Aşırı sağcı İtalya’nın Kardeşleri Partisi’nin (FdI) lideri Meloni Campania bölgesine yaptığı ziyarette, daha önce kendisinden “kaltak” diye bahseden solcu vali Vincenzo De Luca’yla el sıkışırken “Merhaba, ben o kaltağım” demişti.
Demirel’in hikayesi ise şöyle: Süleyman Demirel’in onuruna Bakü’de görkemli bir yemek veren Haydar Aliyev, ne kadar övgüye değer söz varsa hepsini söyler. Bu övgü dolu sözlerinin içinde Azeri dilinde “başarılı, yetenekli” anlamına gelen “pezevenk” sözcüğünü çok sık vurgular: “Dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı siyasi pezevenği gardaşımın ve heyetinin onuruna…” diye devam eden konuşmadan sonra sıra Demirel’e geldiğinde kendine münhasır espri yeteneğiyle Haydar Aliyev’e dönerek “Sen de az pezevenk değilsin.” der.
tarafından aysebohurler | Mayıs 31, 2024 | Köşe Yazıları
Nasıl bir dünya düzeniyle karşı karşıyayız… Tek kutuplu, iki kutuplu, çok kutuplu yoksa bir anarşiye doğru mu gidiyoruz?
Kaliforniya Üniversitesi’nden siyaset bilimi profesörü David Wilkinson mevcut uluslararası sistemin, soğuk savaşın artık sona erdiğini varsaydığı 89 sonrası için tek kutuplu görünse de hegomonsuz olduğunu söylemişti.
Katar Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Muhammad al-Muhtar al-Shinqiti ise yaşadığımız süreci “jeopolitikanın geri dönüşü” olarak adlandırıyor. “Özellikle Ukrayna savaşının başlangıcından bu yana görmekte olduğumuz dönüşüm, eski jeopolitik fikirlerin yeniden gündeme geldiğidir.” diyen Shinqiti, AK Parti’nin 2022’de düzenlediği 21. Yüzyılda Siyaset ve Yeni Açılımlar Forumu’nda dikkat çekici bir konuşma yapmıştı. Bölgemiz için İngiliz jeopolitikçi James Fairgrieve’nin “ezilme bölgesi” terimini kullanmıştı: “Bu terim Doğu Avrupa için kullanmış olsa da bizim bölgemiz için de iyi bir tanımlama olabilir. Burası bir ‘ezilme bölgesi’ çünkü tarihsel olarak büyük kara güçleri, bu bölgede büyük deniz güçleriyle rekabet ediyor. Ve elimizde bir ya da iki seçenek var: Ya bu bölgeyi o büyük güçlerden koruyacak bir iç güç olmalı, ya da bütün bölge büyük güçler tarafından yok edilip bölünecektir.”
Küresel sistemde çok büyük bir dönüşüm yaşanırken bölgemizin de kritik bir dönemden geçiyor. Tam da bu noktada Hakan Fidan’ın Türk Dışişleri’ni güçlendirme, yeniden yapılandırma çalışmalarını çok önemli buluyorum. Bu doğrultuda Dışişleri Teşkilatı’nı Güçlendirme Vakfı’nın önemli bir adım olacağına inanıyorum.
Başta dış politikada büyük başarılara imza atan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a ve Türk diplomasisine nitelik kazandıracak ufku ile Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan’a teşekkürü borç bilirim. Barışın kurmayları olacak Türk diplomatlarına da selam ediyorum.
TERCÜME ODASI’NDAN DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NA….
Diplomasinin tarihi çok eski olsa da kurumsal olarak Hariciye Bakanlığı’nın kuruluşu 1836’da oluyor.
17 inci yüzyılın sonlarından itibaren Batı karşısında alınmaya başlanan başarısız sonuçlar neticesinde devletin içine düştüğü zaaflar 18. yüzyıla kadar fark edilmemişti. Osmanlı’da sorunun uzun süre askerlikle ilgili olduğu sanıldı. Osmanlı Devleti’ndeki ilk yenileşme hareketleri askeri karakterli ortaya çıktı. Reform alanı III. Selim’den itibaren genişlemeye başladı.
Klasik sistemi yetersiz kılan unsurların başında Osmanlı Devleti’nin Avrupa ve diğer ülkeler hakkında istihbaratının ve haber alma kaynakların yetersizliği gelmekteydi. Devleti sıkıntıya sokan en önemli sorun, özellikle Avrupa dili bilen Müslüman ve güvenilir elemanların olmamasıydı.
Tercüme işleri tamamıyla Fenerli Rumlara ihale edilmişti. Oysa bu tercümanların ne kadar güvenilir olduğunu, Napolyon’a Osmanlı Devleti’nin parçalanması hakkında planlar sunan ve Osmanlı elçisine gelen bütün yazıları Fransız Dışişleri Bakanı Talleyrand’a ileten Paris Elçisi Seyyid Ali Efendi’nin baş tercümanı olan Godrika örneği iyi açıklar.
Mora ayaklanması ile birlikte Fenerli Rum tercümanların işlerine son verilir. Ama koca imparatorlukta Divan-ı Hümayun mütercimliği için Müslüman bir tercüman bulunamaz. Akla dönemin ulemasından, Arapça, Farsça, İtalyanca, Fransızca ve Rumca bilen Şanizade Ataullah Efendi gelir ama bu mertebede yüksek ulemadan bir kişiye bu kadar “düşük” seviyede bir hizmet teklifi yakışık almaz…
Tercüme odası 1821’de kurulur. II. Mahmud devri sonrasında ricalin dil bilmeme zafiyeti büyük ölçüde ortadan kalkar. Osmanlıdan gelen 184 hariciyeci Cumhuriyet’in ilk diplomatları olur. Diplomasi tarihimizde hem Osmanlı’nın hem Cumhuriyet’in müthiş diplomatları oldu. Bu diplomatlar içinde Cumhuriyet’in ilk yıllarında diplomasi geleneğinin içinden gelmeyen çok isim de var. Bunların hikâyelerini ayrıca yazmak gerekir.
Türkiye için hayati önem taşıyan Lozan müzakerelerinin başında bir asker olan İsmet İnönü vardı. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’u Tiran’a büyükelçi olarak görevlendirilir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında onun gibi meslekten diplomat olmayan pek çok kişi büyükelçi olarak atanır, Yahya Kemal, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Hüsrev Gerede gibi.
Atatürk döneminin onun ifadesiyle “en başarılı Hariciye Vekili” Tevfik Rüştü Aras bir kadın doğum hekimidir. Bu konuda Hüner Tuncer’in Türk Dış Politikası ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Zoraki Diplomat kitaplarını tavsiye ederim.
KİMLER DİPLOMASİ YÜRÜTEBİLİR
Diplomasinin özünde siyasi kültür, tarih, edebiyata vukufiyet önemlidir. Diplomasi tarihçilerimizden Kemal Beydilli iyi bir diplomatta bulunması gereken özellikleri sıralarken iyi bir tarih ve edebiyat bilgisi, nezaket, sabır gibi özelliklerin yanı sıra “saat ustası titizliğinde müzakereleri yürütme” kabiliyetinden söz ederr. Beydilli modern Avrupa’nın kurucusu Meternich’ten bir söz nakleder: “İyi bir büyükelçi gideceği ülkeye hayran olmamalıdır” der.
tarafından aysebohurler | Mayıs 24, 2024 | Köşe Yazıları
Türkiye’de “demokrasi sorunu” nasıl ve ne zaman ortaya çıktı” sorusu üzerine yapılan tartışmalar 90’lı yıllarda çok önem kazanmıştı. Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki engel Cumhuriyet’in inşası ve tek parti döneminden kalan bir siyasal miras mı ya da kültür mü sorusuyla yola çıkan yerli, yabancı yazarlar konuya farklı bakış açıları ortaya koymuştu.
Bu konuyu tartışmaya açan bir tür Kemalizm sorgulaması haline getiren sol, liberal ve İslamcı yazarlar farklı bakış açılarıyla tarihi okumalar ortaya koymuşlardı ve özünde “demokratikleşememe” eksenindeki tartışmayı gündemde tutmuşlardı. Bugün konu o kadar gündemde olmasa da Anayasa değişikliği bu değişimlerin en nihai aşaması olarak önümüzde duruyor. 90’lı yıllarda hararetle yaptığımız bu tartışmalar bu çerçevede tekrar gündemimize girdi. Ancak konu Meclis’te gördüğüm kadarıyla çok sığ argümanlarla tartışılıyor.
1990‘lı yıllarda demokratikleşme adına tartışılan ve demokratikleşmenin önünde engel sayılan pek çok konusu bugün artık aşıldı. Bu da merkez siyasette konumlanan muhafazakâr demokrat olarak kendini tanımlayan, milliyetçi, liberal, İslamcı çevrelerin bir ortak merkezi haline gelen, yer yer de sol çevrelerin de desteğini alan Ak Parti iktidarı sayesinde oldu. Türk Ceza Kanununun 312. maddesindeki değişiklikten, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kaldırılmasından başlayarak, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’ndaki değişikliğe, Bilgi Edinme Kanunu’na, Kürt meselesindeki açılıma kadar pek çok değişiklik bu 23 yıllık iktidar döneminde gerçekleşti. 2005 Diyarbakır konuşmasında “Her sorunu daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku ile çözeceğiz. Büyük devlet kendisi ile yüzleşerek hatalarını sevaplarını masaya yatırıyor. Kürt sorunu benim de sorunumdur. Sorunların parça parça adresi olmaz.“ diyen Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliği ve cesareti demokratikleşme için önemli adımlardan sadece birkaç tanesiydi.
Zaman içinde yaşanan konjonktürel değişimler ve kaos oluşturma çabalarına rağmen AK Parti ve Cumhur İttifakı bugün de kararlılığını sürdürüyor. Ve bunu tarihi bir görev addediyor. Anayasa değişikliği konusu da bunun en önemli ayağı. Burada en büyük tartışma da Türklük ve değiştirilemez maddesi olan Türkçe meselesine dayanıyor. Bu tartışmalara bir taraftan güncel siyasetin içinde kulak verirken hanidir masamın üzerinde duran, tarih ve siyaset bilimi profesörü Nuray Mert’in “ Cumhuriyet Tarihini Yeniden Okumak” kitabından dikkatimi çeken bir iki notu paylaşmak istiyorum.
FARK NEREDE?
Fikret Başkaya’nın Paradigman’nın İflası kitabı bir dönem çok ilgi gösterdiğimiz kaynaklardan birisiydi. Cumhuriyet tarihi okumalarına farklı bir bakış açısı ortaya koyuyordu. Başkaya’ya göre Türkiye’de demokrasi sorunundaki algı yanılgısının sebebi Milli Mücadele konusundaki yaklaşımlar ve Cumhuriyet rejiminin tahliliydi.
O’na göre Cumhuriyetçi aydınların taşıdığı ideoloji kendi realitesine yabancı bir ideolojiydi. Kemalist iktidar tarihte eşine az rastlanır bir inkarcılığı dayatmış bu da kendi geçmişimizi toptan inkar biçiminde tezahür etmişti. “Kemalizm Türk toplumunda yaşayan insanların kendi kimliklerini tanımlayış biçimlerini değiştirmek amacıyla onlara yeni bir alternatif kimlik sunmak istedi, bu özelliği ile de halkçılığın kültürel boyutu ile çelişti.” diyordu.
MİLLET KİM?
Bir başka sol tarihçi olan Levent Köker ise Cumhuriyet tarihi okumasında millet kavramına odaklanıyor, “Dini bir millet kavramı seküler olandan daha kavrayıcıdır” diyordu.
Osmanlı’da millet kavramı dinsel bir kavramdı, dinsel bir semboller silsilesine sahiptir. Millet kavramının dinsel olması birleştirici bir özellik taşımasına sebep olmuş.
Tanzimat ile birlikte millet gayrimüslimleri kapsayacak şekilde genişledi. Zamanla “millet” Osmanlılık ile özdeş oldu. Aynı dönemde Türk milliyetçiliği gelişmeye başlamıştı, ancak Jön Türkler’de olduğu gibi “Osmanlılık” esastı. Millet tanımının sadece Müslüman nüfusu tanımlar hale gelmesi ise Milli Mücadele sürecinde netleşti.
Müslümanlar ve İslam milleti tabirleri Arap vilayetleri ve Balkanların elden çıkması sonucunda sadece Türkleri ve Kürtleri içerecek hale gelmişti. Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan Müslümanların tümü Türk olarak tanımlanıyordu. 2. Meclis ile birlikte “tekçi” millet tanımı, Kemalist kadro ve muhaliflerinin ortak noktası haline geldi. Muhalefet de burada ortaya çıktı. Tek milletin din ile tanımlanıp tanımlanamayacağı sorusu merkezdeydi.
Laiklik ilkesi için dinin kontrol altına alınması gerekiyordu. “Müslüman ülkelerde sekülerleşme ihtimali yok.” diyen oryantalist önyargıya karşı Cumhuriyet bu konuda çok başarılı oldu.
Cumhuriyetin kurucu kimliği üzerine pek çok eser var. Mete Tunçay’ın eserleri bu bağlamda önemli. Tunçay, Cumhuriyet’in inşası sürecinde yaşanan tartışmaların aslında Türk-Müslüman tanımı çerçevesinde yapıldığını yazıyor. Tek parti dönemine ilişkin yapılan sorgulamalarda bu konunun büyük ölçüde ihmal edildiği kanaatinde.
İlk defa 1950 ‘de Demokrat Parti’nin kazandığı seçimde kullanılan Söz Milletin sloganı da bu çerçevede önemlidir. Bu slogan Cumhuriyet tarihinin en önemli tartışmasına vurgu yapar.
Tartışmanın odağında millet tanımının kimi kapsadığı sorusu var.
Türkiye’de muhalefetin kimliği de “milli kimlik” tanımının içine doldurduklarıyla farklılaşır. Sorun milli tanımının seküler mi yoksa İslam ögesi dahil edilerek mi tanımlanacağıdır. 1950’li yıllarda ortaya çıkan muhafazakâr ve İslamcı muhalefet odaklı tarih okumalarında Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun İslam kimliğini dışlaması eleştirilerin merkezinde yer alır.
Demokrasi tartışması bu puzzle’daki eksikler üzerinden bugünde devam ediyor.
tarafından aysebohurler | Mayıs 10, 2024 | Köşe Yazıları
Nüfusunun çoğunluğu Müslüman ülkelerden birisi Endonezya. Endonezya’da katıldığım her toplantı ya da burada yaptığımız her toplantıya besmele ve bir dua ile başlarlar ve bu dünyanın en normal şeyidir. Ülkenin normali budur. Pek çok İslam ülkesinde de durum farklı değildir. Ama ne yazık ki biz Türkiye’de yıllarca bunu aşamadık. Besmele ile Allah lafzı ile irtica, gericilik iddiaları eşleşti.
Bu önyargıların da aşılmasında Cumhurbaşkanımızın liderliğinin etkisi büyüktür. Başörtüsü için “Siyasi sembolse, sembol bu haktır.” diyen Cumhurbaşkanımızın açılışlarda besmele çekmesi dua ve Kur’an okuması ilk başlarda tehdit olarak darbe söylentilerine yol açsa da bugün gelinen noktada artık böyle başlıklar atılmadığı gibi CHP başkanları da artık bunları yapmaya başladı.
İnönü’ye Konya’ya giderken “selamünaleyküm“ dedirtmeye çalışılan günlerden bugünlere bayağı bir mesafe kat ettiğimizi düşünüyorum. Öyle ki CHP’li başkanlar bir zamanlar alay ettikleri “hayırlı cumalar” mesajlarını çekmeye başlamışlar bile. En son bir arkadaşım Afyon Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın mesajını hayret ifadesiyle göndermiş. Maşallah demek ve şükretmek lazım. Çok şükür devleti de muhalefeti de halkın değerleriyle buluşturmayı başardık. Bunu derken de “Ne o öyle! Sürekli maşallah, inşallah diyorsunuz…” diyenler geldi aklıma. Artık demiyorlardır diye düşünüyorum. Elbette bu davranış ve tutum değişikliğinin altında Türkiye sosyolojisiyle barışmaya mecbur olma hikayesi var.
Türkiye seçmen haritası üzerine yıllardır çalışan Prof. Dr. Ali Çarkoğlu’ndan alıntı ile özetleyeyim, seçimler artık ‘partizan kimlikler’ üzerinden kazanılmaz. A. Çarkoğlu 1990 ve 2018 arasında Dünya Değerler Araştırması ve “Türkiye Seçim Çalışmaları”ndan elde edilen veriler üzerinden seçmenlerin sağ ve sol cetveli üzerindeki dağılımını şöyle yorumluyor:
Doksanlarda yaklaşık yüzde 43 civarında seçmen merkez konumlarda bulunurken, 2002’de yüzde 32, 2018 Haziran’ında ise ancak yüzde 15’i merkezde bulunuyordu.
Merkezin sağında ise 1990’da yüzde 23, 2002’de yüzde 43 olan kitle 2018 Haziran’ında 47’ye yakındır. Merkezin solunda ise 1990’da 22 olan kitle Haziran 2018’de ancak 23’tür.
Yani gitgide eriyen merkezden sağ uca doğru bir kayış olmuştur. Sol ideolojiye eğilimli kitle ise yaklaşık 30 yıllık bir süre içinde seçmen kitle içerisinde değişmeksizin her dört ya da beş kişiden biri olarak kalmıştır. Solun iktidara uzak olmasının belki de en temel nedeni budur. Solda az parti varken yeni kurulan partilerin kendilerini hep sağa yakın konumlandırmalarının da nedeni budur. Uzun dönemde şekillenen ideolojik eğilimler sağ partilere olanak sağlarken solu hep muhalefette tutan bir siyasi iklim yaratmaktadır…” CHP bu siyasi iklime nüfuz etmeye çalışarak bu seçmeni elinde tutmaya çalışmaktadır.
CHP DİN PARANTEZİNİ NASIL GENİŞLETECEK?
Bugünkü CHP’nin din meselesi üzerine düşünürken en büyük kaynağımız İsmail Kara’nın Cumhuriyet’in Din Meselesi” kitabı. Aslında “CHP’nin din meselesi!”
İsmail Kara diyor ki: “Türkiye’de mesele Doğu – Batı kavgası değil, ‘dini merkeze alıp almama’ kavgasıdır. Türkiye’nin yaşadığı problem Doğu-Batı problemi değil. Modern dönemdeki bizim problemimiz merkezi yerimizi unutmakla alakalıdır.
Türkiye’yi diğer İslam ülkelerinden ayıran şey, hem modernleşmeyi hem de dindarlaşmayı bir arada götürmesidir. CHP’nin ilk yıllarında da böyleydi. 1950’den sonra bunun dereceleri değişiyor… Türkiye’de ve İslam dünyasında modernleşme ile dinileşme birlikte gidiyor bunlar aynı zamanda birbirini besliyor ve hem de deforme ediyor, bozuyor.
Bugün CHP’nin geldiği yer bu konudaki tartışmaları yeniden hatıra getirdi. CHP’deki değişimi savunan ve destekleyenlerden birisi de Soner Yalçın. Son iki haftadır yazdığı yazılarda bu meseleyi ele alıyor. Marks’ın “Din halkın afyonudur.” sözünün soğuk savaş döneminde CIA’in psikolojik propagandalarında en etkili silah olduğuna dikkat çekiyor. “Tam olarak şunu dedi” diye devam ediyor: “Dini acı aynı zamanda gerçek acının ifadesi ve gerçek acıya karşı bir protestodur. Din, mazlum mahlukun iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz hallerin ruhudur. Halkın afyonudur.” Afyon metaforunun insanların anlık acılarını azaltan, devam etme gücü veren bir yanılsamaya dikkat çektiğini de belirtiyor. Garaudy’den Ali Şeriati’ye İslami çevrelerin yakından bildiği ama CHP çevreleri için yabancı isimlerden referanslar veriyor.
Soner Yalçın’ın “din” sizin ezberinizdeki gibi değildir diyen yazısının CHP kitlesinde nasıl yankı bulacağı üzerine düşünürken Mecliste Veli Ağbaba’nın konuşmasındaki argo ve hakaretler kulağıma geldi. Eyvah dedim, eyvah! Bu konuşma yukarıdaki bilgileri tarumar ediverdi…
Kâşgarlı Mahmud’un dediği gibi “Dil ile düğümlenen diş ile çözülemez…”
tarafından aysebohurler | Mayıs 3, 2024 | Köşe Yazıları
Tarih okuyucusu olarak eski dönemlere dair tarih yazımlarına konu olan kaynakları değerlendirmemiz mümkün olmuyor. Ancak yakın dönem tarih çalışmalarında yazarları tanıyabilme ve hangi öykünün kimden anlatıldığına bakarak bir mukayese yapma imkânımız var. Dönem tarihini ele alırken olaylara dair bilgi kaynaklarının ötesinde karakterimizin, durduğumuz yerin, ideolojimizin, önyargılarımızın, farklı bakış açılarının olayları nasıl eğip büktüğünü görebiliyoruz.
Bugünlerde Özal dönemi ve 80 sonrasına dair bir iki kaynak okuyayım dedim. Önüme kitaplar yığıldı, lakin kapsamlı bir kitap bulamadım. Var olan eserlerin çoğunluğu CHP ve daha sol veya liberal çizgideki yazarlardan gelmiş… Bu kısır döngü bugünü de kapsıyor, sağ- muhafazakâr yazar ve akademi çevreleri romantik tarihi eserler yazmak yerine biraz da bu sahada eser vermeye gayret etse çok iyi olur. Yoksa yakın döneme, hatta içinde yaşadığımız günlere dair bile bir kaynak eser bulamayacağız. Neden mi? Cevabı aşağıda…
KAÇINILMAZ SON: SAĞ HEP ÇÖKER!
CHP, sol, liberal gelenekten gelen yazar ve akademisyenlerin ideolojik tarih yazımı ve siyaset anlatısı geleneğinin dışında eserler veren isimlerin başında Sabancı Üniversitesi’nden Cemil Koçak geliyor. Cemil Koçak’ın yeni çıkan kitabı ‘Demokratlar ve Halkçılar” ı merakla okumaya başladım. Girişteki analiz bile yakın dönem tarihinin kaynaklarındaki vasatı çok iyi ortaya koyuyor. C. Koçak 1950-1954 dönemini anlatırken Metin Toker’in sık kullandığı “İnönü kompleksi” gibi psikolojik yorumların dışında kalmaya çalıştığının özellikle altını çiziyor.
“Eğer döneme sadece iktidar-muhalefet ikilisinden ya da ‘diktomisi’nden bakarsak epeyce eksik görmüş oluruz resmi. Aksine iktidarı merkez-çevre ekseninde ele almanın pek çok açıklayıcı yönü olduğu kanısındayım.“ Kitabı bu çerçevede kaleme alan C. Koçak giriş yazısında şimdiye kadar DP hakkında yazılan bütün eserleri analiz etmiş. Oldukça dikkat çekici bu girişten anladığımız kadarıyla, Demokrat Parti dönemini objektif kriterlerle, bilimsel bir tarih yazımı metoduyla yazan kimse olmamış. Hele de farklı bir yaklaşımla konuyu ele alan eserler yok.
“DP iktidarına yönelik tarih yazımında CHP gözüyle yazılan tüm metinlerin ortak bir noktası var. O da DP tarihini bir ‘doğuş, yükseliş ve çöküş dönemi’ olarak ele almalarıdır… Bu yaklaşım DP’nin bütün tarihini ‘kaçınılmaz bir sona doğru gidiş’ olarak yorumlar ve bütün olguları, bu kaçınılmazlık duygusu içinde kurgular. Bu anlatım DP’nin alınyazısı tarzına dönüşmüştür adeta. DP’nin hiçbir seçimde çöküş yaşamaması ve 1960 darbesi olmasaydı bu acı son tasvirinin ne olacağı da belirsizdir. DP’nin kapsamlı bir iktidar tarihi yazılmadan, üstelik bu tarihsel dönem ciddi bir eleştiriye ve sorgulamaya tabi tutulmada, Türkiye’de bu dönemi ve sonrasında miras kalan siyasal tartışmaları ve gelişmeleri analiz edebilmek güç olacaktır…”
Kitap Demokrat Parti içindeki kavgalara da değiniyor. Yazar bir sonraki çalışmasının CHP iç kavgalarını içereceğini, ‘Halkçılar Halkçılara Karşı’ başlığı ile bu kavgaları da ele alacağını yazmış. Kitabı merakla bekliyoruz.
Tarafsızlık elbette mümkün değil. Lakin klişe yargıları baz almadan da siyasi tarih yazılabilirmiş. Böyle bir tarihçilik anlayışı sergilediği için Cemil Koçak’a teşekkür ediyorum…
KLİŞELERİ PEKİŞTİRMEK
Bu çerçevede eleştirel bir yazıyı, son dönemin adete popüler kültür özeti olarak dini ve seküler çevrelerin karşılaşmalarını konu alan dizilerden Kızıl Goncalar üzerine Nuray Mert’ten okudum… Buradaki karakterleri, sembolleri analiz eden Mert, ezber klişe tekrarlarından ve dizinin oryantalist atmosferinden “birbirini tanıma ve anlama çabası çıkmaz” diyor.
“‘Kızıl Goncalar’ dizisini kim yazdı, çekti ise, belli ki incelikli bir iş çıkarmaya, kaba klişelerden kaçmaya çalışmış. Olmamış. Bazı dindar karakterleri ‘fazla iyi’ çizmek belki de bu çabanın ürünü. Veya söz konusu olan, ‘gerçek dindar’ portresi çizme çabası. Bu konuda Meryem karakteri başta geliyor, adeta bir ‘Anadolu bilgesi’. Cüneyt Efendi karakteri de, bu kategoride sayılır, ‘manalı’ cümleler, psikiyatrıyla ‘derin’ münazaralar çerçevesinde, diğerlerinden çok farklı bir dindar, tasavvuf ehli olarak takdim ediliyor… Bu şeyh, psikiyatrının hayata dair sıradan yorumları karşısında şaşıp kalabiliyor. ‘Nietzsche’ falan deyince şaşırıp kalmayan laf yetiştiren adam, ‘hayat sandığından karmaşık’ tarzı sıradan bir lafı hayatında ilk kez duymuş gibi bir hal alıyor. Bu konuda Meryem daha ilerde sayılır. Öyle olması da sebepsiz değil tabi. Meryem cahil bir kadın, onun inancı belli ki saflığından, hatta cahilliğinden geliyor. Ne yapsın, okuyamamış, çaresiz içindeki iyiliği, dini terimler ile ifade edebiliyor. Ama zaten, bu eksiklikten dolayı kızı okusun istiyor. İşte bütün mesele bu! Küçümsenecek bir mevzu değil, ama bu konuda da ortaya çıkan, ‘Haydi kızlar okula’ kamu spotundan öte değil.
Dizinin diğer karakterleri ise daha da kaba klişeler olarak karşımıza çıkıyor. Said Efendi, bildiğiniz ‘kurnaz, çıkarcı, hileci din tüccarı’, karısı ondan beter. Müyesser Hanım, aşık olduğu adamla evlenemediği için acılaşmış, sevgisiz ve tam da bu nedenle bulunduğu mevkiye gelmiş. O kadar kalpsiz ki, Kuran kursunda bir kız çocuğunun yolda bulduğu bilyeyi görünce köpürüyor. Naim Efendi deseniz, korkunç bir tip, baskıcı koca ve baba. Tam bir ikiyüzlü, dindarlık tasladığı halde, koli dağıttığı kadına tutuluyor, tabi o çevreye göre işin kolayı var, imam nikahı yaparak işin içinden sıyrılıyor. Her adımın tarikat büyüklerinin iznine bağlı olduğu vurgulanan bir ortamda, kimse ona neden bu nikah işini bize haber vermedin demiyor.”
tarafından aysebohurler | Nisan 29, 2024 | Köşe Yazıları
Murphy yasası “Her şey yolunda gidiyor gibi görünüyorsa, mutlaka bir şeyi gözden kaçırıyorsundur” der… Gerçekten de öyledir… Ne zaman hiç sorun yok, her şey yolunda, diyenler etrafta çoğalsa bu Murphy yasası gelir aklıma…
İbn- i Haldun “Değişimin farkına varmamak çok gizli bir hastalıktır. Birkaç seçkin kişi dışında hemen kimse bunun farkına varmaz” derken toplumdaki psikolojik değişim haritasını görmemekten bahseder. Bu çerçevede bir dönem elimizden düşürmediğimiz bir kitaptan söz etmek istiyorum. Suriyeli alim Cevdet Said’in “Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları” kitabı İlhan Kutluer tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Pınar Yayınları tarafından yayınlanmıştı. Toplumsal değişimi bireysel değişim şartına bağlayan Rad Suresi’nin “Siz kendinizi değiştirmedikçe Allah bir toplumun durumunu değiştirmez.“ ayetini yorumlayan Cevdet Said, Müslümanların en büyük sorununun toplumla birlikte kendilerindeki değişimi görememeleri ve kendilerinden sahabe dönemi Müslümanları gibi bir performans beklemek olduğunu anlatıyordu. “Kendilerini değiştiremeyenler toplumu da değiştiremezler.” yargısıyla birlikte.
Kitap özeti için bu köşe yetersiz lakin sorunların tespitinde bu bakış açısının önemli bir yorum imkânı sunduğunu görüyorum.
MUTSUZLUK…
2023 seçimleri sonuçlarını anlamak üzere farklı analistlerin yorumlarını dikkatle dinledim. 23 yıllık siyasi tecrübem, çok daha uzun süredir de medya çalışanı olmama rağmen böyle zamanlarda farklı düşünenlerin yorumlarını hep çok önemserim. Çünkü insanın en kör olduğu şey kendisidir. Geçen seçimlerde dinlediğim yorumlar içinde en çok dikkatimi çeken yorum TEPAV’dan geldi. “Seçmen mutsuz ve arayış içinde…” Sosyal psikoloji konusundaki araştırmalar seçmen davranışının kolay kolay keskin virajlar alamayacağını söylüyor. Tutum ve davranışlarımızı ortaya çıkaran anlam haritamız yeniden organize olmadan davranışlarımız da değişmiyor.
Bu seçimde gördüğüm, seçmende tutum ve davranış değişiminden ziyade pasif direniştir. Bunu sağlayan da baştaki analize dönersek mutsuzluk. Araştırılması gereken asıl konu da bunun sebepleri… Yeni bir başlangıca ihtiyaç var. Her şeyden önce farklı kesimlerden ve farklı grupların mutsuz olmasına sebep olan nedenlerin teker teker üzerine gitmek gerekiyor.
Erich Fromm’u belki burada anmakta fayda var. Erich Fromm toplum ruh sağlığını korumak için kültürün en iyi ortak araç olduğunu söylüyor. Toplumu bir arada tutan en iyi tutkal kültür ve değerler… Öncelikle de bizi var eden mahallelerimize bakmalı oradaki kırgınlıkları gidermeliyiz. “Ben demiştim”cilere, madde madde uyarı yazanlara takılmadan, samimi insanlara kulak vermeliyiz.
Herkesin her konuya bir izahı var. Elbette dinlemek gerekir ancak AK Parti tecrübesi Türkiye’de orduyu göreve çağıran sivil zihniyetle, vesayetle, yozlaşmayla mücadele etmiş, “biz yapamayız, bizden adam olmaz” karamsarlığını yenmeyi başarmış, Türkiye’yi dönüştürmüş bir iktidardır. Çok kısa sürede muhasebe ve murakabesini yapacağına eminim.
Alev Alatlı ile konuşurken her zaman “Türk demokrasisinin, idrak sahibi, tahammüllü, sağlıklı tarafların, duygusal ve ideolojik virüslerden arındırılmış diyalogları ile mümkün olabileceğini” söylerdi.
“Yeni bir kamuoyu yaratmalıyız. Bu savaştan muzaffer çıkmamız gerçeklikleri doğru saptamak kadar saptamalarımızın doğruluğuna duyduğumuz güvenle mümkün olur… Biz bize, yüz yüze, gönülden gönüle iletişim kurarak, düşüncelerimizi aktarabilir, perdahlayabilir, olgunlaştırabiliriz…”
Son yorumlar